Enfeksiyon hastalıkları ,tarihin en eski dönemlerinden bu yana insanlık için önemli bir sorun olmuştur.AIDSve “HIV +”ise son yıllarda enfeksiyon hastalıkları arasında tarihteki önemli yerini almıştır.Bir zamanlar veba, sonra tüberküloz derken şimdi AIDS çağın enfeksiyon hastalığı olarak konuşuluyor.
Bu hastalığın fizyolojik boyutunun yanında sosyal bir boyutunun da olması ise hastalığı olduğundan daha “korkunç” bir boyuta taşıdı.
Ben bu yazımda kendi uzmanlığımla ilgili olarak beslenmenin enfeksiyon hastalıkları ve dolayısıyla AIDS üzerindeki etkilerinden bahsedeceğim.
Her hastalıkta olduğu gibi beslenme yönü olmayan bir tedavi programının başarı şansı yoktur.Beslenme, özellikle immün sistem(bağışıklık sistemi) açısından önem taşır.Çünkü, immün sistemin ihtiyacı olan enerji ve besin ögelerinin organizmaya sağlanması tedavinin ön şartıdır.
HIV ile enfekte olan bir insanın immün sistemi hasar görür.Doğru beslenme bu anlamda hem hastalıktan korunmada hem de enfekte olmuş kişinin immün sisteminin eski fonksiyonlarına kavuşmasında etkili olur.
AIDS , vücut için net bir katabolik süreç(yıkım süreci )taşıyan bir hastalıktır.Bunun nedenleri:
İştahsızlık(hatta anoreksiya),vücut çalışma hızında ve dolayısıyla enerji harcamasında anlamlı artış,vücut proteinlerinde ve yeni protein sentezinde azalma,kas yıkımı,yağ oluşumunda azalmaolaraközetlenebilir.
Yapılan çalışmalar AIDS hastalığında ve diğer enfeksiyon hastalıklarında dengeli beslenmenin iyileştirici etkisini kanıtlamıştır.
Dengeli beslenme, vücudun sağlıklı kalabilmesi için gereken besin öğelerini(vitamin,mineral karbonhidrat,protein,yağ,sıvı) yiyeceklerle almak demektir.
Tüm bu anlattıklarımdan yola çıkarak diyet tedavisinin temel prensipleriniaşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.
*Birey,durumuna uygun enerji ihtiyacını sağlamalıdır.Enerji ihtiyacını karşılarken dikkat edilmesi gereken, aşağıda bahsedeceğim günlük besinleri aldıktan sonra eklenecek gıdaların dikkatli seçilmesidir.Enerji açığını kapatmak için sadece kalori içeren yiyecekler değil hem besleyici hem kalorili gıdalar tercih edilmelidir.Örneğin sütlü tatlılar,dondurma çikolata ve abur cuburlara tercih edilmelidir.
**Diyetin karbohidrat içeriği %50-60 arasında tutulmalıdır.
Bunun için ise günde üç kez sebze veya salata,en az 3 kez meyve ve en az dört kez de makarna,ekmek,pilav,pirinç,bisküvi ve diğer tahıl ürünleri tüketilmelidir.
***Diyetin yağ içeriği %30 civarında tutulmalıdır.
Yağ ihtiyacını karşılarken kızartılmış yiyeceklerden,kavurmalar ve katı yağlardan uzak durulmalı,zeytinyağı tercih edilmelidir.
****Diyetin protein içeriği %30 civarında olmalıdır.
Protein ihtiyacı ;günde en az iki kez et ya da türevleri,peynir gibi gıdalardan karşılanmalı.En az 2 su bardağı kadar da süt veya yoğurt alınmalıdır.
*****Hastanın vitamin-mineral ihtiyacı yiyeceklerle alınana ek olarak tablet şeklinde takviye edilmelidir.
Vitamin-mineral içeren sebze ve meyveler üçer porsiyon alındığı halde pek çok vitamin ve minerali bir arada bulunduran multivitamin tabletlerialınmalıdır.
Tüm bu prensiplerin uygulanmasında iştahsızlık ve tad almada sorun yaşanması durumlarında baharatlardan faydalanılmalı ve öğün saatleri değiştirilmelidir.Sık sık ve azar azar yemek sorunu önemli ölçüde azaltır.
Yiyeceklerin hazırlanması ve tüketilmesi aşamasında dikkat edilmesi gerekenler ise şunlardır:
-Yiyeceklere dokunmadan önce ve sonra ellerin yıkanması
-Sebze ve meyvelerin yıkandıktan sonra soyularak tüketilmesi,pişirilerek tüketilenlerin iyi pişirilmesi.
-Yemek hazırlanılan ve tüketilen malzemenin çok iyi temizlenmesi
-Az pişmiş hayvani gıdaların tüketilmemesi
-Yiyeceklerin kısa sürede tüketilmesi.
Son olarak sıvı alımının önemini vurgulamak istiyorum.Günde 8-10 bardak su ,meyve suyu,ayran yada süt gibi sıvılar tüketilmelidir.Yemeklerde olduğu gibi azar azar ve sık sık tüketim sıvı almayı kolaylaştırabilir.
Geçen yıl ( Haziran 2007 ) doğum yapmış bir anne olarak tecrübelerimi sizinle paylaşmak istedim. Aşağıda yazılanlar rutin bir gebeliğin nasıl geçirilmesi gerektiğini anlatıyor.
Ancak yaşadıklarımdan öğrendiğim gerçeklerden birisi;eğer herşey yolunda gitmiyorsa gebeliği 10-12 kilo alarak tamamlamanın imkansıza yakın zorlukta olduğu.
Gebelikte geçirdiğim ameliyat beni dört ay yatağa mahkum edince doğuma 27 kilogram fazlayla gittim.
Ve tüm bu kiloları geri verdim.
Zaten asıl sorun aldığınız kilolarda değil , veremediğiniz kilolarda.
Gebelikte ne kadar kilo alırsanız alın, moralinizi bozmayın.
Danışanım olarak tecrübelerimi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyacağım.
Şimdi rutin gebelik bilgilerini okumaya başlayabilirsiniz
Gebelik, her kadın için doğal bir dönem olmakla birlikte;anne ve bebek sağlığı açısından beslenmenin son derece önemli olduğu bir dönemdir.
Annenin sağlığını koruyacak ve anne karnındaki bebeğin(fetüsün)normal büyümesini sağlayacak bir beslenme planı uygulanmalıdır.Doğum öncesi dönemde bebeğin 2/3 beyin gelişimi ve diğer gelişimler iyi beslenmeye bağlıdır.Aksi takdirde annede kansızlık, kemik erimesi,gebelik zehirlenmesi;bebekte ise yetersiz gelişim,erken ya da düşük ağırlıklı doğum ,hatta kalıcı fiziksel ve zihinsel kusurlar görülebilir.
Anne, öncelikle gebelik boyunca dengeli beslenmeye ve fazla kilo almamaya dikkat etmelidir.
Gebelik süresince ağırlık kazanımı ,gebeliğe normal ağırlıkta başlayan bir kadın için aşağıdaki gibi olmalıdır.
Eğer anne fazla kilolu ise gebeliğin 4. Ayından sonra kesinlikle zayıflatılmaz.
Gebelikte bazı vitamin ve minerallere olan gereksinim aratacağı için özellikle bunların yeterli alımı diyetle sağlanmaya çalışılmalıdır.Ayrıca kadın doğum uzmanı tarafından ek olarak verilen vitamin ve mineraller de alınmalıdır.
Bu vitamin ve minerallerden en önemlileri ve kaynakları aşağıdadır:
*B12 vitamini:Et ,balık,süt,yumurta en iyi kaynaklardır.
*Folik asit:Koyu yeşil yapraklı sebzeler,kurubaklagiller(kurufasulye gibi),yumurta sarısı önemli kaynaklarıdır.
*C vitamini:Kuşburnu,turunçgiller,yeşil yapraklı sebzeler,kivi en önemli kaynaklarıdır.Tüm taza sebze ve meyvelerde bulunur.Taze sebze-meyve tüketemeyenler için patates ve soğan iyi birer C Vitamini kaynağıdır.
*A vitamini:Karaciğer ve diğer organ etleri iyi birer kaynaktır.Yumurta sarısı ve sütte de bulunur.Beta karoten olarak adlandırılan A vitamini öncüsü madde ise en fazla havuç ve ıspanakta bulunur.
*Kalsiyum:Süt ve ürünleri,kurubaklagiller,marul gibi yeşil yapraklı sebzeler iyi kaynaklardır.
*Çinko:Deniz ürünleri,et ve yumurta iyi kaynaklardır.
*İyot:Deniz ürünleri ve iyotlu sofra tuzu tüketimi yeterli kaynağı teşkil eder.
*Demir:Et,deniz ürünleri ve yumurta zengin kaynaklardır.
Bu bilgiler ışığı altında günlük örnek bir menüaşağıdaki gibi olmalıdırLMiktarlar örnek olarak verilmiştir.Kişiye göre değişiklik gösterebilir.)
.
Kahvaltı:
1 su bardağı süt
1 yumurta büyüklüğünde peynir(süt içilemiyorsa peynir iki katınaçıkarılabilir ya da 1 yumurta ilave edilebilir)
50 gr(iki ince dilim)ekmek
Domates-salatalık ya da 1 porsiyon meyve
Ara:
1 porsiyon meyve
Öğle:
Zeytinyağlı sebze yemeği(1 su bardağı pişmiş)
4 çorba kaşığı pilav ya da 2 ince dilim ekmek
1 Su bardağı yoğurt
2 porsiyon meyve
Ara
1 kase sütlü tatlı VEYA 1 bardak süt+1 porsiyon meyve
Akşam
4- 5 köfte büyüklüğünde et/balık ya da tavuk
1 porsiyon sebze yemeği
2 dilim ekmek
4 çorba kaşığı kurubaklagil
1 porsiyon meyve
Gece
1-2 porsiyon meyve+1 bardak süt ya da yoğurt
Diyete ilaveten her gün yeterli miktarda su içilmeli,fazla tuz tüketilmemelidir.Kahve,çay ,kolalı içecek ve alkol tüketimi son derece sakıncalıdır.
Özellikle çocuklarda ,abur-cubur tabir edilen gıdaların tüketiminden sonra kaşıntı, kızarıklık gibi durumlar genelde besin alerjisine işaret eder. Ancak besin alerjisine yol açabilen gıdalar çok çeşitlidir ve kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.
“Yazın yumurta yeme alerji yapar”türünden yaklaşımların doğmasına sebep olan
besin alerjileriyle ilgili detaylı bilgiyi bu yazımda bulabilirsiniz.
Besin allerjisi, kisinin gidaya gosterdigi degisik yanit olarak tanimlanabilir.Toplumda gorulme orani %0,3-7,5 tir.
Besin alerjilerinde;kalitsal faktorler ve T lenfositlerin kompozisyonu cok onemli.Eger immunglobulinE yapan tip sitokinler fazla ise besin alerjisi olusur.
Besinin cig ya da pismis olmasi,kullanilan ilaclar olusacak alerjiyi etkileyebilir.
EN SIK ALERJIYE NEDEN OLAN BESİNLER Yumurta.,yerfistigi.,sut.,balik.,findik.,soya.,kabuklu deniz urunleri.,bugday.
Besinlerin icerigi,genetik yukluluk,kisinin immun durumu,psikolojik durum alerjiye neden olabilir.
Histamin iceren ve histamin salinimini artiran besinler ; alkol.,sarap.,balik.,cikolata.,meyva sulari.,peynirler.,turuncgiller.,domates.,cilek.,ispanak.,kavun.,karpuz.,muz.,avokado.,ananas.,erik turleri; daha cok deri reaksiyonlarina yol acarlar.
ORAL ALERJI SENDROMU
Bazi sebze ve meyvalarin yenilmesinden sonra agiz,dil,yutak mukozasinda kasinti ve odem gorulur.Fatal besin anaflaksisinin ilk belirtisi olabilir.Bu kisilerde bazi polenlere karsi hassasiyet vardir.
BESINE BAGLI EGZERSIZ ASTIMI
Kisiler,yemekten sonra iki saat icinde egzersiz yaptiklarinda astim krizi gecirirler.Genelde kereviz,kabuklu deniz urunleri tuketiminden sonra gorulur.
GIDA KATKILARI:
-TARTRAZIN:urtiker,anjioodem(sunset sarisinda bulunur)
-MSG(monosodyumglutamat):astma ve atopik dermatit nedeni olabilir.''cin lokantasi sendromu''denir.
-PARABEN VE BENZOATLAR:antimikrobial olarak kullanilir.Bronkospazm,urtiker ve anaflaksiye yolacabilir.
-SULFITLER:Nonatopik ve agir astmalilarda sulfit duyarliligi yuksektir.Bronkospazm ve anaflaksiye yolacabilir.
GIDA ALERJISI TESPITINDE:
Anamnez,diyet gunlugu,eliminasyon diyetleri uygulanir.(Bunlardan baska uygulanan deri testleri,bazofil ve mast hucresi histamin salinimi,endoskopi altinda interagastrik provakasyon cift kor placebokontrollu besin uyarisi,intestinal biopsi gibi pek cok yontem uygulanir.)
YAPILABILECEKLER:
-Alerjik besinden kacinma
-Anaflaktik reaksiyonlara karsi egitim
-Epipen in el altinda bulunmasi(bacaktan enjeksiyon icin)
-Gidalarin uzerinde yeralan 'briketlerin'' okunmasi
gibi korunmaya yonelik davranislar ya da hekimin tedavi prosedurune tam olarak uymaktir.Kisiyi olume goturecek kadar ciddi reaksiyonlardan bahsedildiginden tedavi yontemleri iyice ogrenilmeli ve uygulanmalidir.
saglikli gunler dilerim
Tüm insanlar için beslenme büyük önem taşımaktadır. Alışkanlıklar ve yanlış seçimler gözden geçirilerek bir tıbbi beslenme uzmanı nezaretinde yeni bir beslenme tarzına yönelmek gerekir. Sağlıklı bireylerde olduğu gibi kronik hastalığa yakalananlarda, örneğin diyabette, bu hastalığın yarattığı damar hasarı, sinir hasarı gibi sağlık sorunları uzun yıllarda ortaya çıkar. Ancak ideal bir beslenme ve tedavi düzeni ile bu tür komplikasyonlardan uzak kalmak da mümkün olmaktadır. Normal insanlarda ise tıbbi beslenme, bu tür hastalıklardan korunmak için büyük önem taşımaktadır. Tıbbi beslenme tedavisi ya da sağlıklı beslenme, gündelik ideal beslenme düzenine çok yakın özellikler taşımaktadır.
Toplumda genel olarak sadece diyabetlilerin karbonhidratçeşitleri yönünden dikkatli bir beslenme düzeni tercih etmeleri gerektiği her fırsatta önerilmektedir. Ancak sadece diyabetlilerin değil, normal durumda olanların da bu kurala uygun davranmaları gerekir.
Bu sayımızın konusu olan glisemik indeks kavramı ise alınacak karbonhidratın miktarı kadar özelliklerinin de önemli olduğunu dikkatimizi çekmektedir. Glisemik indeks kavramını insanlar açısından bu kadar önemli hale getiren, karbonhidratların insan vücudunda kullanımlarının niteliğini belirlemesidir. Günlük enerjinmizin %55-60’ı karbonhidratlardan sağlanmalıdır. Karbonhidrat alımının artırılması glisemik kontrolü olumlu etkiler, insülin dengesini sağlar böylelikle kan yağlarındaki artışlarıda önler.
Önemli olan sadece belirlenen oranda karbonhidrat tüketmek değil; karbonhidratı, posadan zengin, glisemik indeksi düşük besinlerden almaktır. Böylelikle normal insanlarda dengeli beslenme sağlandığı gibi örneğin yine diyabetlilerde kan şekerinde meydana gelebilecek ani iniş çıkışları önlenir.
Jenkins, 1982 yılında aynı miktarda karbonhidrat içeren yiyeceklerin farklı kan glukoz cevapları oluşturabileceğini göstermiş ve glisemik indeks kavramını ortaya çıkarmıştır. Glisemik indeks besinlerin tüketiminden sonraki 2 saat içerisinde görülen artışın referans besinle kıyaslanmasıdır.
Besinlerin sindirim ve emilimini geciktiren, glisemik yanıtı düşüren faktörler:
• Besinin posa içeriği
• Ne kadar sürede tüketildiği
• Beraberinde tüketilen diğer gıdalardır.
Yani karışık bir öğün, glisemik indeksi düşük bir öğündür. Glisemik yanıtta bireysel farklılıklar da gözlenebilir.
Karbonhidratların glisemik etkisi, molekül yapısı dışında posa (lif) içeriğine de bağlıdır. Posa, bitkilerden aldığımız karbonhidratlı yiyeceklerin sindirim enzimleri tarafından parçalanamayan kısımlarıdır. Posayı çözünebilir posa ve çözünmez posa olarak iki grupta sınıflandırabiliriz.
Çözünebilir posa (guar gum ve petkin) mide boşalmasını geciktirir, barsaklardan geçiş süresini uzatır. Guar gum ve pektinin oluşturduğu jeller karbonhidratların emilimini yavaşlatabilir. Bu hem insülin, hem de kan şekerinin azalmasına neden olur.
Karbonhidratlar posanın koruyucu tabakası nedeniyle enzim aktivitelerinden korunur. Yapılan çalışmalara göre çözünür posa alımındaki artış, plazma glukoz düzeyinde ve glukozüride düşüşlere, insülin gereksiniminde azalmalara neden olur. Böylelikle plazma glukoz, serum kolesterol ve trigliserid düzeylerini azaltıcı bir etki görülür.
Yetişkin bir birey için günlük posa ihtiyacı 35 g., çocuklar için 25 g. kadardır.
Gereksinimden fazla alınan posa, özellikle çocuklarda doygunluğu artırdığından, yeterli besin alımını engeller, ayrıca önemli minerallerin emilimini de olumsuz etkiler. (Ca, Fe, Zn).
Çözünebilen posa; kurubaklagiller, tahıllar, taze sebze ve meyvelerde bulunur.
Çözünmez posa kan şekeri ve kolesterolünü düşürücü etki göstermez. Fakat besinlerin glisemik indeksini düşürür. Çözünmez posa buğday kepeği, hemiselüloz ve ligninde bulunur.
Sonuç olarak, önemli olan aldığımız karbonhidrat miktarı değil, alınan karbonhidratın türüdür. Diğer yandan tatlılarda tatlandırıcı kullanımı, sözkonusu yiyeceğin glisemik indeksinde düşmeye yol açacağı için, önemli bir avantaj olarak değerlendirilebilir. İçeceklerde de tatlandırıcı kullanımının tercih edilmesi, aynı avantajı sağlayacaktır. Hızlı emilip, hızlı kana karışan, kan şekerimizde hızlı artışlara neden olan şeker, şekerli içecekler, reçel, bal, tatlılar normal insanlarda çok dikkatli kullanılması gereken, diyabetlilerde ise beslenme programında yer almaması gereken besinlerdir. Tercihimizi posadan zengin, glisemik indeksi düşük besinlerden yana yapmalıyız. Bu besinler uzun sürede sindirilir ve emilir. Diyabetlilerde kan şekerinde hızlı artışlara neden olmazlar. Diyabet tedavisinde kan şekerini istenilen değerlerde tutmak, tıbbi beslenme tedavisinin ilk hedefidir. Normal insanlarda ise glisemik indeks, sağlıklı bir metabolizmaya sahip olmak ve kronik hastalıkları önlemek için büyük değer taşır.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB), son yıllarda üzerinde sıklıkla durulan,toplum tarafından giderek daha bilinir hale gelen ve hakkında çok tartışılan bir konu haline geldi.
Öncelikle, hareketlerinden ve genel durumundan şüphelenilen çocuklar, muhakkak bir “çocuk psikiyatristi” tarafından muayene edilmeli.Bu, ebeveynlere ve öğretmenlere düşenöncelikli görevdir.
Muayenesi yapılan çocuğa eğer tanı konmuşsa doktorun önereceği tedavi şekli özenle uygulanmalı ve ihmal edilmemelidir.
Gerekli tedavi sağlandıktan sonra, bu çocukların beslenmelerinde nelere dikkat edileceği üzerinde durulabilir.
DEHB ‘da beslenmeyle ilgili yapılanbilimsel çalışmasayı ve sonuçları kısıtlı olmakla beraber, beslenme konusunda bazı hususlar kesinlik kazanmıştır.
DEHB da uygulanacak beslenme tedavisinde öncelikle” tüketime hazır gıda” olarak tarif edilen “terkibi bilinmeyen, katkı maddeli” gıdalardan uzak durulmalıdır.
Yapılanbilimsel çalışmalarda, katkı maddeleri eklenmiş besinlerin tüketilmesinden sonra DEHB tanısı konmuş çocuklarda rahatsızlık,huzursuzluk,dikkat kaybı gibi davranış bozukluklarının arttığt saptanmış.
Katkı maddelerinin dışında hiperaktif çocukların kesinlikle uzak durmaları gereken bir başka besin maddesi ise “ŞEKER” ve “şekerli yiyecek-içecekler” dir.
Şeker, yüksek enerji sağlar,çocukta ekstra enerji fazlalğı yaratacağı için hareketlenmede artış ve dikkatte azalmaya yol açar.İnsülin salgısını arttırır,acıkmayı hızlandırır,iştahı açar.Bu bir kısır döngüdür.Bu döngü içinde hiperaktif çocuklarda sıkıntı verici durumlar artar.
Sonuç olarak günümüzde,DEHB da kaçınılması gereken gıdalarla ilgili bilgiler bunlardır.Bu bilgilerin ışığı altında kaçınılması gereken gıdaların bir listesini yapacak olursak:
-sofra şekeri(beyaz şeker),şekerleme ve boyalı drajeler
-kolalı içecekler,gazlı içecekler,hazır meyve suları
-renklendirilmeiş süt ve süt ürünleri
-cips gibi atıştırmalık çerezler
-konserve gıdalar
-hazır çorbalar,hazır baharat karışımları
-etsuyu,tavuksuyu tabletleri
-salam,sosis,jambon,sucuk gibi et ürünleri
-hazır puding,bisküvi,kekve benzeri terkibi bilinmeyen hazır gıdalar.
DEHB rahatsızlığı bulunan çocuklar küçük öğünler halinde sık sık beslenmelidirler.Ana öğünlerde çok yoğun enerji yüklemesi yapılmaması önemlidir.Muhakkak doğal ve taze gıdalar kullanılmalıdır.
Çocuğun atıştırma isteği taze sıkılmış meyve suları,sebze çubukları(havuç ve salatalık) ya da evde patlatılan mısır gibi yiyeceklerle giderilmeye çalışılmalıdır.
Her iştah artışı açlığa işaret değildir, çocukların yeteri kadar su içtiğinden emin olunmalıdır.Çocuğun idrarı reksiz olacak kadar su içmesi sağlanmalıdır.
Ayrıca DEHB nedeniyle ilaç tedavisi görmekte olan çocuklarda iştah artışı dolayısıyla kilo alma riski oldukça yüksektir.Bu nedenle yukarıda belirttiğim hazır gıdaların yanı sıra ev yapımı da olsa hamur işleri,pasta, börek-çörek ve yağda kızartmalardanhiç verilmemeli ya da çok kısıtlı verilmelidir.
Bu beslenme prensiplerine dikkat edildiği takdirde çocuklarda hastalığın seyrinin kolaylaşacağı düşünülmektedir.Ayrıca kilo artışının engellenmesi çocuğun fiziksel ve sosyal sağlığı açısından da önemli bir fayda sağlayacaktır.
İnsülin, pankreastan salgılanarak başta kan şekeri kullanımını düzenleyen; karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmalarında rol oynayan bir hormondur.
İnsülin direnci, kandaki yüksek insülin değerlerine rağmen(hiperinsülinemi), insülinin etkisini az göstermesi ve bu nedenle sürekli kan şekeri yüksekliği (hiperglisemi) gelişmesi olayıdır.
Kişide yeterli insülin salgısı mevcut olduğu halde insülin görevini yapamamakta ve hücre içine girememektedir. Bu şahıslarda, günün belli zamanlarında kan şekeri seviyeleri diabetik değerler gösterebileceği gibi zaman zaman normal hatta normal altı seviyelerde seyredebilir.
Bu farklı iki değer arasında seyreden kan şekeri değerleri kişide çoğu zaman mizaç değişiklikleri,huzursuzluk,tahammülsüzlük,dikkat dağınıklığı ve kontrolsüz öfkeye neden olabilmektedir.Kişilerin iş verimlerinde azalma sosyal ilişkilerinde sorunlar açığa çıkabilmektedir.
İnsülin direnci etiyolojik olarak aşağıdaki üçana nedene bağlı olabilir:
·Genetik bozukluklar
·İmmunolojik bozukluklar
·Endokrinolojik ve metabolik bozukluklar
Bu yazıda, insülin direncinin’’endokrinolojik ve metabolik bozukluklar’’ sınıfına giren obezite,bozulmuş glukoz toleransı ve Tip 2 Diabetteki şekliyle olan ilişkisine değinilecektir.
Diabetik hastaların büyük bir çoğunluğunda insülin direnci görülür.Bunun nedeni Tip1 Diabette insülin eksikliği, Tip 2 Diabette ise şişmanlıktır.
Şişmanlık zamanla insülin direncine yol açmakta, sonrasında gelişen insülin direnciinsülin salgılayan hücrelerde yetersizlik veya yorgunluğa neden olmakta ve sonuçta Tip 2 Diabet gelişmektedir.
Öyle ki yanlış beslenen ve aşırı yağlanması olan küçük yaşlardaki çocuklarda bile Tip 2 Diabet görülmeye başlamıştır.Oysa ki kötü beslenme alışkanlıklarının ve hareketsizliğin yaygınlaşmadığı eski yıllarda Tip 2 Diabetin başlangıç yaşı 40 olarak kabul edilirdi.
İnsülin, salgılandıktan sonra etkisini hücre düzeyinde gösterebilmesi için kendisine özgü olan ve hücre yüzeyinde bulunan ‘’ reseptör’’ denen yapılara yapışması gerekir.
Yapılançalışmalargöstermiştir ki android tip şişmanlarda ; yani karın bölgesinde yağ biriken kişilerde insülin direnci gelişmektedir.Karında ve iç organlarda yağ depoalndığında bu reseptörlerin hassasiyetinde azalma ve reseptör cevabında azalma vardır..
Kişinin gün içinde değişkenlik gösteren ruh hali, çabuk sinirlenme, uyku hali ,iştah değişiklikleri, susama, idrar sıklığında değişiklik gibi şikayetleri varsa bir iç hastalıkları uzmanına başvurması , yılda bir kez açlık kan şekeri ve insülin düzeylerine baktırması durumun erken evrede kontrol altına alınabilmesi açısından çok önemlidir.
İnsülin direncinin saptanmasındakullanılan pek çok laboratuar yöntemi olmakla birliktebirçok otoriteaçlık kan şekeri ve insülin düzeyi değerlerini kullanmaktadır.Bu kritere göre ,açlık kan şekerinin 110 mg /dl nin üzerinde olması ve/veya açlık insülin değerinin 13 mikrounite/ml olması insülin direncine işaret eder.
Özellikle bel çevresinde yağlanması artmış bireyler ve açlık kan şekeri 110-126 mg/dl arasında olan bireyler özellikle dikkatli olmalıdırlar.
Teşhis konulduktan sonra doktor tarafındanhücrelerdekiinsülin duyarlılığını artıran,direnci azaltan ilaç tedavileri uygulanabilmektedir.Ancak bu tedaviler uygun diyet tedavisiyle birlikte yanıt verirler.
Kişiler tıbbi diyet tedavisine,kilo vermeye ve egzersize iyi cevap verirler.
Diyet yoluyla iyileşme öncelikle, gün içinde dalgalı seyreden kan şekerini stabil hale getirerek sağlanmaktadır.Kana şeker karışma hızı diyetle dengelenerek insülinin daha normalmiktar ve düzende salgılanması sağlanmaya çalışılmakta ve böylece kanda hem şeker hem de insülin seviyeleri normale çekilmektedir.
Yine diyet ve egzersiz yoluyla sağlanan diğer etki ise kişinin normal kilosuna gelmesidir.Böylelikle insülin direncien yol açan yağlanma giderilmekte ve vücut şekeri daha etkin kullanmaya başlamaktadır.
İnsülin direnci olan kişilerin yüksek posalı ve yavaş emilen karbonhidrat içeren gıdalar tüketmeleri önemlidir.
Posalı yiyecekler kan şekerinin hızlı yükselmesini önlemekte ve böylelikle kontrol sağlanmaktadır.
Kurubaklagiller, meyve ve sebzeler, kepekli tahıl ürünlerinde bulunan bu posa sayesinde kana geçiş yavaşlar.
Böylelikle hücreler insüline daha duyarlı hale gelir , yazımın başında belirttiğim hiperinsülinemi durumu ortadan kalkar ve de şeker hücre içine girebilir.
Bu etki, hipergliseminin sürekli hale gelmesinden önceki evrede görülen ani şeker düşmesi(hipoglisemi) ataklarının önlenmesi için de son derece büyük önem taşımaktadır.
Yüksek posa içeriğinin önemini vurguladıktan sonra insülin direncinde dikkat edilmesi gereken diğer hususları ise şu şeklide sıralamak mümkündür:
Şekerve şeker ihtiva eden gıdadan uzak durulmalıdır
Katı yağlar tüketilmemelidir
Meyve suları, gazlı içecekler ve alkolden uzak durulmalıdır
Hamurişlerinden ve kızartmalardan kaçınılmalıdır
Fazla tuzve tuzlu gıda tüketiminden kaçınılmalıdır
İçeriği bilinmeyen hazır gıdalara çok dikkat edilmelidir
Yapay tatlandırıcılar kullanılabilir.
Düzenli öğünler tüketilmelidir, tek seferde aşırı yemekten kaçınılmalıdır.
Yeterli sıvı alımına özen gösterilmelidir.
Günde yarım saat yürüyüş yapılmasına çalışılmalıdır.
*İnsülin direnci ,’’insülin direnci sendromu’’olarak bilinen ve temel patolojisini insülin direncinden alan ‘’ metabolik sendrom’’ ile karıştırılmamalıdır
Kanser, herhangi bir dokudaki hücre sayısının anormal şekilde çoğalması olarak tanımlanabilir.Hücreler yapı ve fonksiyon bakımından normalden saparak hızla çoğalırlar ve kendileriyle ilişkisi olmayan diğer doku ve organlara geçerek onların fonksiyonlarını bozarlar.
Bir hücrenin ortalama bölünme sayısı 50 iken, kanserde genç hücre oluştuktan sonra sınırsız sayıda bölünür.Bu olayı çoğaltan hücrelere “kanser öncüsü hücreler” denir(aşağıda anlatacağım tüm besinsel faktörler bu öncü hücrelerin oluşumlarını engellemek üzere hareket eder).Eğer organizmanın immün (bağışıklık) sistemigüçlü ise kanser hücresini yok edebilir.
Kanser oluşumunun birçok nedeni vardır.Bu nedenler aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
-Kalıtım(özellikle göğüs kanserinde)
-Besinlerdeki doğal ve karışmış maddeler
-Sigara
-Çevre kirliliği
-Toksik maddelerle temas(bazı mesleklerde)
-Radyasyon
-Güneş ışığı
-Bazı virüsler
-İlaçlar
-Stres
Bu yazımda, kanser oluşumuna neden olan faktörler arasında ön sıralarda yer alan “beslenme” faktörünün etki mekanizmalarını anlatacağım.
Beslenme;yanlış uygulandığında kanser oluşumuna yol açabilen,doğru uygulama durumunda ise tedavi edici etki gösteren bir faktördür.
Yapılan çalışmalar, beslenme faktörünün, tüm kanserlerde %70, kansere bağlı ölümlerde ise %40 etkili olduğunu göstermiştir.Çevresel etkenlerin kanser oluşumunda %80 etkili olduğu düşünüldüğünde en önemli çevresel etken olan beslenmenin %70 lik bir etki oranı olabileceği kolayca anlaşılabilmektedir.
Peki beslenme nasıl bu kadar etkili olabilmektedir.
Yukarıda da belirttiğim gibi immün sitem ve kanser arasında önemli bir ilişki vardır.İmmün sistemin güçlü olabilmesi ise kişinin doğduğu andan itibaren doğru beslenmesine büyük ölçüde bağlıdır.
Diyetin genel içeriğinin ve “antioksidan beslenme tarzı” denilen sağlıklı beslenmenin kanser ile ilişkisi ise aşağıda belirteceğim gibidir.
ANTİOKSİDAN,Hücrelerde açığa çıkan ve hücreler üzerinde toksin etkisi yapan” serbest oksijen”e karşıkoyan bileşiklere verilen genel isimdir.
***Diyetimizle almamız gereken antioksidan bileşikler şu şekilde sıralanabilir:
*A vitamini
*C vitamini
*E vitamini
*Selenyum
*Çinko
*Kalsiyum
*Flavonoidler
##Öncelikle diyetin genel içeriğinin,temel öğelerinin kanserile ilişkisine bakalım:
*ENERJİ:
Özellikle yağdan gelen enerjisi yüksek olan bir diyetle beslenen kişilerde kanser daha fazla sıklıkta görülür.Bu sebeple enerji alımı kişinin ihtiyacına uygun olmalı ve ağırlıklı olarak karbonhidratlardan alınmalıdır.
Şişman kişilerde göğüs,kalın bağırsak,rektum ve bazı kan kanserlerinin daha fazla görüldüğü saptanmıştır.
*YAĞ:
Yağlı besinlerin aşırı tüketilmesine bağlı olarak çevredeki karsinojenler yağ içinde vücuda alınır.Göğüs kanseri olanlarda yapılan çalışmalarda, özellikle genç kızlığa giriş döneminde şişman olanlarda göğüs kanseri riskinin fazla olduğu saptanmıştır.Ayrıca, yağların kızartılması sırasında oluşan toksik maddeler karsinojen etki gösterir.
*KARBONHİDRATLAR:
Sofra şekeri(toz şeker-beyaz şeker) ve rafine edilmiş tahıl ürünleri tüketenlerde bağırsak,rectum kanserlerinin yüksek olduğu görülmüştür.Patatesi aşırı tüketenlerde ise karaciğer kanserinin yaygın olduğu saptanmıştır.Çünkü yumru besinlerde toksik maddeler daha fazla birikebilmektedir.Nişasta tüketenlerde ise mide,ösephagus gibi gastrointestinal sistem kanserlerinin daha sık görüldüğü belirtilmektedir.Bu durumda karbonhidrat kaynağı olarak sebze,meyve,kurubaklagil ve rafine edilmemiş tahılların tüketilmesi hem karbonhidrat türü açısından hem de aşağıda anlatacağım gibi antioksidan beslenme açısından çok önemlidir.
*POSA:
Düşük miktarda posa tüketenlerde özellikle kolon kanseri görülme olasılığı çok yüksektir.Posa, bağırsaktaki kanser yapıcı maddeleri kendi bünyesine alarak,organizmadan atılmalarını sağlar.
Sıra antioksidanların etkilerini incelemeye geldi.Burada; yukarıda yazdığım enerji,yağ,karbonhidrat ve posa ile ilgili hususlarda dikkatli olunduğunda; kendiliğinden bir antioksidan beslenme sisteminin uygulanmış olacağını belirtmek istiyorum.
ANTİOKSİDANLAR VE KANSER:
*A VİTAMİNİ:
İmmün sistemin iyi çalışmasını sağlar ve karsinojenlerin etkisini önler.Bu etkiyi, hücrenin farklılaşmasını engelleyerek ve hücrede DNA bölünmesinin önüne geçerek yapar.
Antioksidan etkisiyle, yağların oksitlenmesini önler ve böylece hücre yapısını korur.Özellikle meme ve akciğer kanserlerinden koruyucudur.
Kaynakları:Yeşil yapraklı sebzeler,kurubaklagiller,rafine edilmemiş tahıllar,bitkisel sıvı yağlar,ceviz,badem.
*SELENYUM:
E vitamini etkisi göstererek, yağ asitlerinin oksidasyonunu önler.Bazı enzimlerin yapısına girerek tümörkarşıtı etki gösterir.Ancak yüksek dozalınırsa tümör büyütücü etk, gösterir.
Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, iç organların etrafında yağlanma -yani obezite-,genetik,sigara kullanımı gibi çok çeşitli faktörler kanımızdaki total kolesterol,VLDL ve LDL değerlerinin yükselmesine; HDL denilen iyi kolesterolümüzün düşüklüğüne yol açabilir.
Kolesterol yüksekliği damarlarımızın içindeki plak oluşumunu yani kalp-damar hastalıklarını oluşturan mekanizmada istenmeyen bir rol oynar.
Kolesterol değerlerinizin yükselmemesi için tek başına, yükselmiş ise doktorunuzun tavsiye edeceği ilaç tedavisi ile birlikte aşağıdaki prensiplere uygun davranmak oldukça faydalı olacaktır.
Şeker ihtiva eden her tür gıdadan uzak durun.
Günlük et(yağsız) / tavuk (yağsız)ya da balık tüketiminizi 100-150 gr arasında sınırlayın.
Günlük peynir tüketiminiz 2 karper büyüklüğünü geçmesin
Süt ve yoğurt tükettiğinizde yağsız olanları tercih edin
Haftada iki kez, birbirini takip etmeyen günlerde yumurta yiyin.
Günlük beslenmenizde 2-3 porsiyon meyve bulunsun.
Sebze tüketiminiz bir günde en az 1 tabak pişmiş sebze ve bir tabak salata şeklinde olsun.
Haftada 2-3 kez mercimek,nohut gibi bir kurubaklagil yemeği tüketin.
Fazla çay,kahve,kolalı içecekler tüketmeyin.
Şarküteri ürünlerinden ve sakatatlardan uzak durun.
Bu yazımda , insan vücudunda sentezlenemeyen ve yetersizlikleri durumunda ciddirahatsızlıklar görülenomega 3 (n-3)ve omega 6 (n-6) yağ aitlerinden bahsedeceğim.
n-3 ve n-6 yağ asitleri vücutta sentez edilemedikleri ve besinlerle alınmaları gereken yağ asitleri olduğu içinyetersiz ve dengesiz beslenme durumundaaşağıdaki rahatsızlıklar görülebilir:
*Görmefonksiyonunda azalma
*Kan pıhtılaşma eğiliminde artma
*Bağışıklık sisteminde zayıflama
*Kan kolesterol ve Trigliserid seviyelerinde artma
*Cilt rahatsızlıkları (egzema, psöriazis gibi)
*Erkeklerde infertilite
*Hipertansiyon
Prostoglandin(PG) sentezi için öncü olan bu yağ asitlerinin eksikliğinde PG sentezinde aksamalar olacaktır.PG ler ise hormon özelliği gösterirler.Yani Metabolizma üzerinde düzenleyici etkileri vardır.
Bu yağ asitlerinin bir diğer önemli özellikleri de vücutta dep edilemeyişleridir.Ancakişlev gördükleri dokuda ,ihtiyaç anında sentezlenirler. Bu durum “sürekli ve yeterli” çoklu doymamış yağ asidi alımının önemini vurgulamakta oldukça anlamlıdır.
Peki n-3 ve n-6 yağ asitlerinin farkı nedir?
Bu iki yağ asidinin vücutta farklı etkileri vardır, çünkü farklı PG lerin sentezlenmesine neden olurlar.Önemli olan belirli bir denge içinde alınmalarıdır.
n-3 yağ asitleri:
-Kan pıhtılaşmasını azaltırlar.
-İltihap oluşumunu azaltırlar.
-Beyin hücrelerinin oluşumunda görev alırlar.
-Anti aritmik etki gösterirler.(kalp ritminin korunmasını sağlarlar)
n-6 yağ asitleri:
-Kan pıhtılaşmasını artırırlar.
-İnflamatuar (iltihap oluşumunu artırıcı) etki yaparlar.
-Beyin hücrelerinin oluşumunda görev alırlar.
Görüldüğü gibi her bir yağ asidi farklı etki göstermekte.Dolayısıyla her iki yağ asidini belirli bir denge içinde alınması çok önemli.
Dengeli alındıkları takdirde,
!- Kanda HDL( iyi kolesterol) düşüşü önlenir.
!-Trigliserid düzeyi korunur.
!-İltihabi romatizma , kistik fibrozis ve diğer iltihabi hastalıklarda olumlu gelişmeler görülür.
!-Tip 2 diabetin kontrol altına alınmasına yardımcı olur.(insülin direncini azaltarak)
!-Bağışıklık sistemi güçlenir.
!-Düzenli kan dolaşımı sağlanır.
n-3 ve n- 6 yağ asitleri nin bu etki mekanizmalarını açıkladıktan sonra, kaynakları ve bizlim pratikte neler yapabileceğimize geçmeden önce genel olarak tükettiğimiz yağlarla ilgili birkaç öneride bulunmak istiyorum.
**Proteinden zengin gıdaları (et,yumurta v.b) yağda kızartmamalıyız.Aksi taktirde bu gıdalarda kanserojen maddeler oluşur.
**Sebze ve diğer gıdalardan kızartma yapılacaksa, kızartma yapmaya en uygun yağlar yarı katı yağlardır.
**Yağ, oda ısısında beklememeli, serin ve karanlık yerde saklanmalıdır.
En ideali 1 ayda tüketilecek kadar yağ alıp , buzdolabında saklamaktır.
**Katı margarinler hiçbir amaç ve surette kullanılmamalıdır.Bu yağlar vücutta her şeyden ,ekmekten bile ,sentezlenebilirler.
En Zenginn-3kaynakları:
-balık yağı
-kanola bitkisi yağı
-fındık yağı
-soya yağı
-ceviz yağı
-ceviz,fındık
-soya fasulyesi,lahana
-ıspanak,brokoli
-marul,kanola bitkisi
- soğuk su balıkları
En Zenginn-6 kaynakları:
-Ayçiçek yağı
-Mısırözü yağı
-tahıl ürünleri
Son olarak ,tüm bu verilerden yola çıkarak dengeli n-6/n-3 yağ asidi alabilmemiz için pratik olarak yapabileceklerimize değineceğim.
-Haftada 3 kez balık tüketmeliyiz.Soğuk su balıklarını tercih etmeliyiz.
-Yukarıda adı geçen sebzelere ağırlık vererek günlük sebze tüketimimizi ihmal etmemeliyiz.
-Tahıl ürünlerini yeteri kadar, hatta fazlasıyla tükettiğimiz için yeterli n-6 yı aldığımızı unutmamalı ve bu nedenle yağ tüketimimizde n-3 açısından zengin yağları tercih etmeliyiz.
Ben yeterli ve dengeli beslenemiyorum, n-3 yağ asitlerini en pratik nasıl alabilirim diyorsanız Omega 3 yağ asitlerini içeren balık yağı kapsüllerini tercih edebilirsiniz.
Vejetaryen beslenme sekli genellikle et yememek seklinde bilinse de ,bilinen bu aciklama yeterli degildir.Vejeteryan beslenme kendi icinde bircok guruba ayrilir.Bunların baslicalari sunlardir:
-Laktoovavejetaryen:Bu guruba dahil olan insanlar ; hayvan eti yemezler ama ,süt,yoğurt,yumurta gibi hayvanlardan elde edilen gidalari tuketirler.
-Laktovegetaryen:Bu guruptaki kisiler sadece sut tuketip yumurta ve et tuketmezler.
-Vegan:Bu guruptaki kisiler ise hicbirsekilde hayvan eti veya hayvandan elde edilen urun tuketmezler.Tamamen hayvansal olmayan gidalari tuketirler.
Hayvan eti yemeyen ancak hayvansal diger gidalari alan gurup olan vejetaryenlerin saglikli beslendikleri soylenebilir.Yumurta,sut,yogurt gibi gidalar alindigi takdirde et yemeye gerek yoktur.
Vegan gurubunda yer alan kisilerde B12 vitamini yetersizligi basta olmak uzere hayvansal gidalarla alinan kaliteli protein gibi besin ogelerinin alimi yetersiz olmaktadir.
B12 vitamini :eksikliginde kansizlik,sinir sisteminde cesitli bozukluklar ,barsaklarda rahatsizliklar ve beyinde dejenerasyonlar gibi ciddi rahatsizliklar gorulen,vucut icin gerekli bir vitamindir.
Bazi kaynaklar vejetaryenligi saglikli bulmaktadir ,cunki: Vejeteryanlar bol bol sebze,meyva,tahil ve kurubaklagil tuketmektedirler.Yani ,faydali gıdalari fazla almaktadirlar.Bu yuzden bircok hastaliktan korunmaktadirlar.(kalp hastaligi,kanser basta olmak uzere)Bu dogru bir yaklaşımdır.
Ozetleyecek olursam:
Hayvansal gidalar(et dışında) asiri olmamak kosuluyla,ihtiyac kadar tuketildigi takdirde ve gibi bol ve cok cesitli sebze,meyva kurubaklagil gibi gidalar tuketildigi takdirde İDEAL BESLENME SAGLANMIS OLACAKTIR.